Erdoğan İttifakı Erdoğan Değişkeniyle Çökebilir

Neredeyse son 2 yıldır Türkiye gündemi çoğumuzun artık kulaklarını tırmalayacak kadar tekrar edilen bir avuç siyasi hat üstünde kendini var ediyor. Bu siyasi hatların toplum tabanında anlaşılıp içselleştirilmesi için gerekli anlatı modelinin geliştirilemiyor olması bir yana geniş kitlelerin, kendi ihtiyaçları ile bu hatlar arasında irtibat kuramıyor olması ihtimali üzerinde de durulması gerek. Bu ilişkileri anlatmaya çalışırken ihtiyacımız olan -ve çok uzun süredir hissedemediğimiz- bir toplu duygu ve katılımcı varoluş durumundan bahsedeceğim. “Toplumsal devinim” olarak adlandırmayı tercih ettiğim bu durumun belki de yeni muhalif hatlar oluşturulmaya çalışılırken (buna neden ihtiyaç duyulduğunu da izah etmeye çalışacağım) çok önemli bir hikâye kaynağı olacağını düşünüyorum. Dahası bu hikâyeyi anlatacak insanların kimler olacağı da hayati öneme sahip.

         İşe, bahsettiğim klişeleşmiş hatlar üstünden başlamak gerekebilir. Muhalefet umudu çürütecek kadar uzun bir süredir itirazlarını şu hatlar üstünden yöneltiyor: Güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş, dolar kurunun yüksekliğine -ve bir takım başka ekonomik istatistiklere- vurgu ve damat bakan örneği üstünden nepotizm eleştirisi. Buna HDP’nin Kürt topluluklarının uğradığı baskı ve adaletsizlikler eleştirisi eklenebilir gibi görünse de çift taraflı bir dezavantajlılıktan dolayı HDP de yukarıda bahsettiğim türden bir devinime uygun siyaset geliştirmiyor-ya da geliştiremiyor. Bu ana akım müşterek hatların kurgusu yapılırken de ‘bu noktadan şu noktaya şu planla geleceğiz’ gibi hayati detaylarla büyük toplulukları gerçekliğe yaklaştırma konusunda kapasite sorunu var. Öte yandan muhalefetin gözden kaçırdığı en önemli husus, Erdoğan’ın geleceğini bunlardan vazgeçmeye bağladığı an gözünü kırpmadan vazgeçebilecek olması.

         Başlıktaki Erdoğan İttifakı da tahmin edilenin aksine Erdoğan şahsında hikayeleri ortaklaşmış tüm muhalif hareketleri içeriyor. ‘Salt ve sığ Erdoğan karşıtlığı’ yaftalamasıyla bu kesişimi basitleştirme çabası Türkiye’nin son 18 yılını da basitleştirmek anlamına geliyor. Aksine salt Erdoğan gerçeğiyle beslenen 18 yıllık siyasi gündem ve onun doğrudan girişimlerinin sıradan insanların duygu durumu üstüne sonuçları ortadayken Erdoğan’ın varlığı ile tüm bu felaketlerin yaşantısı belleğimizde bir nevi birleşiyor. Böyle bir durumda Erdoğan faktörü en azından başlangıç aşamasında azımsanmaması gereken bir tür bir araya geliş motivasyonu olmak için gayet yeterli. Ancak Erdoğan’a yöneltilen itiraz onun son dönemki ısrarlarıyla sınırlı bırakılırsa bu ittifak temelinden sarsılabilir. Bunun nedenini üstte belirttim. 

         Bu noktada motivasyonlarımızı gözden geçirmeliyiz: Güçlendirilmiş bir parlamento kazanımı toplumun yaşadığı kopuşu, baskılanmayı ve adaletsiz bir varoluş mücadelesini giderecek mi? Dolar kurunun yükseldiği gerçeğini anarak tekrar etmeyi muhalefet tarzı olarak kabul etsek bile doların bir nebze düşürülebildiği bir durumda geriye ortaklaşılabilecek bir tek damat bakan konusu mu kalacak? Nitekim o da -kendi isteğiyle ya da değil- oyun dışına itilmiş olduğu için desteden bir kart eksildi bile.

         Bu esnada toplumsal devinimle neyi kastettiğime açıklık getirmeden önce bir heyecan duygusuna başvuracağım. Bugünden itibaren 3 ay içinde bir erken seçim ihtimalini gözünüzün önüne getirin. Muhalif liderlerin sıklıkla erken seçimi gündemde tuttuklarını fark edebilirsiniz. Tabanın umuda susamışlığını diri tutması bakımından bu ihtiyaç erken seçimin sonuçlarından umutlu olunduğu için gündemde tutulmuyor. Erken seçimi sonuçları için değil sürecin içindeki toplumsal devinim ihtimali için istiyoruz. Muhalefet siyaseti bir tek seçim dönemlerinde sürdürdüğü için istiyoruz. Halbuki Erdoğan’ın demokratik yollarla nasıl yenileceği, kıl payı seçim farkının yönetimin kolayca el değişmesini sağlayıp sağlamayacağı veya sonranın inşasında politika üretme alanı yaratmak için gerekli olan asgari destek miktarının nasıl sağlanacağı bir muamma olarak kalmaya devam ediyor. Öne çıkartacağım toplumsal devinim vurgusu bireylerin, kimliklerinin varoluşlarına dezavantaj yaratmayacağı bir bağlam ön şartında bir topluluğun içinde, kendi hayalleriyle topluluğun yaşayış imkanları arasında uyumu yakalayabilmesi sonucu ortaya çıkan dinamizm olarak düşünülebilir. 18 yıldır verdiği kavgalar sonucunda Erdoğan’ın varlığı başlı başına toplumsal devinimin önündeki tek engel.

         Ev kurmayı, yeni bir iş yaratmayı, farkındalık yaratmak için atılmayı, Türkiye’de -bedenimizle de zihnimizle de- var olmak üzerine planlar yapmayı, meslek seçimini, para kazanmayı, bir bağlama sahip endişesiz hayaller kurmayı, etkileşmeyi ve haberdar olmayı kısacası topluluğa ve büyük ölçüde de ülkeye aitlik duygusunu uzun bir süredir kaybetmiş devasa bir kitle var. Bu dramatik kopuş -büyük ihtimalle Erdoğan’ın ipi göğüsleyeceği- bir parlamenter sistemle iyileşmeyecek, dolar 1-2 puan düştüğünde giderilmeyecek, damat bakan istifa ettiğinde hatta daha ileri gidelim Osman Kavala gibi bir takım sivil aktivistlerin adil yargılanmasıyla da çözülmeyecek. Muhalefet geçtiğimiz 2 yıl boyunca çok büyük bir fırsat ve zamanı bunu algılamayı reddederek kaybetti.

         Yapılan bir başka önemli yanlış siyaset yapma tarzını domino etkisiyle değiştirdi. Adalet mevhumunu ekonomik refah ve büyümenin olmazsa olmazı haline getirmek başlangıçta iyi niyetli bir girişim olarak görülebilirdi. Fakat bugün geldiğimiz noktada adalet ihtiyacına ekonomiyi destekleyen bir taşıyıcı olarak her atıf yapıldığında toplumsal dönüşüm ve siyaset algısı adaleti daha çok ekonomik bağlam içinde bir girdi olarak görmeye başlama tehlikesi ile karşı karşıya. Şu sorunun gittikçe kritik hale geldiğini görebiliriz: Bir şekilde lirada kısmi bir değer kazanışı ile adaletsizliklerin örtülü devamı sürdürülebilirse ne söyleyeceğiz? Hukuk ekonominin ön şartıdır tezini yıkan tek örnek Çin gibi ülkeler değil. Bugün sağ-popülist iktidar örnekleri arasında sıklıkla anılan Polonya ekonomisi pandemi öncesinde oldukça başarılı ve uzun süreli bir büyüme eğilimindeydi. Bu gibi örnekler çeşitlendirilebilir.

         Çözüm olarak önceki yazılarımda sıklıkla andığım katılımcı örgütlenmeyi bir eleştiri ile gerçeğe oturtabilirim. Siyasetimizde halkı anlamak, halkın derdini duymak gibi nosyonlar başarı anahtarları olarak algılanageldi. Öyle ki bugün bir parti lideri sokağa inip esnafa, çiftçiye, genç işsizlere “Ee halktan insan sen kimsin, derdin var mı senin anlat bana.” dediğinde takdir topluyor. Kimse bu sahnenin groteskliğini ve absürtlüğünü yadırgamıyor. Bunu yardırgamaya başlamak bile büyük bir adım olacak. Ortada bir iyi niyet varmış gibi görünse de siyaseti algılamamızda sonuçları bakımından da çıkmazlarımızı ortaya koyuyor. Parlamentoda siyaset yapanlar yerelde sorunları yaşayanların kendisi de olmak zorunda. Bir maden işçisi, bir pandemiden etkilenen esnaf, bir genç işsiz, bir part time çalışan öğrenci, bir KHK mağduru, bir EYT mağduru, bir hak etmesine rağmen atanamamış kamu görevlisi adayı, bir orantısız ithalattan dolayı hakkı gaspedilmiş çiftçi, bir KYK borcu için icralık olmuş öğrenci, bir çocuklarının eğitimi için uykuları kaçan anne yaşadığımız buhranları çok daha iyi analiz edebileceği gibi kendi topluluklarını siyasi devinimin böylesine katacağı için de iktidara götüren tek yol olarak denenmeyi bekliyorlar. Siyasetçilerin hepsi müteahhit, hukukçu, başarılı akademisyen veya eski devlet dairesi müdürleri olmak zorunda değiller. Dahası istatistiklerin tekeline hapsolmuş muhalif siyaseti bu darboğazdan kurtarma potansiyeli de böylesi bir vizyonla hayata geçirilebilir.

         Başka bir ihtimalden medet ummayı beklemek 18 yıl boyunca kandıran kandırdıkça da kandırıldık diyen bir iktidarın ekmeğine yağ sürecek. Burası muhalefet için bir nebze tehlikeli bir eşik gibi görünüyor. Fakat her şekilde toplumsal devinim ve onunla kastettiğim tüm kopuşun umuda dönüştürülebilmesi Erdoğan elini tamamen çekmediği sürece mümkün olmayacak. Cumhuriyet’in övündüğü tüm kurumları ve demokratik gelenekleri kendi eliyle o ters yüz etti. Bahsettiğim tramvatik kopuşlar tüm hayal kırıklıklarımızın onun kişiliğinde toplanması bakımından asla Erdoğan’ın eli altında giderilmeyecek. Bu, her an varlığını hissettiren şefkatli elinin altında da olsa otoriter yumruğunun altında da olsa kopuşun varoluşu bakımından yaşanmayacak. Sorunumuz bu ellerin kendisiyle. Anlaşılması gereken de budur.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir cevap yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.